Başıboş develer geziyor kütüphanelerde,
boş sıraların arasında ağır ağır dolaşan. Kütüphane görevlisi sevinçle,
"İşte bir deve!" diyor, bir canlıyla karşılaştı çünkü. Ayda bir
canlıyla karşılaşmak da ne! Heyecan veriyor kütüphanedeki can. O heyecanla
sunuyor cam kenarındaki çiçeği gülümseyen ağzına. O heyecanla boşaltıyor
rafları, yerine ulaşsın. Ve bir deve yükü kitapla salıveriyor onu şehre. İple
bağlansa da kitaplar, koştukça dökülüyor birer ikişer. Felsefe, tarih, fizik,
coğrafya... Bilimsel izler bırakıyor deve ardında. Sonunda bir kalın kitap
kalıyor sırtında müflis "cemel"in. Bir kitap, meşin ciltli, kelimeler
dökülen sayfalarından. O kitapla bakıyor vitrinlere boş boş. O kitapla
dolaşıyor caddelerini şehrin. Ta ki çözülüyor ip, bir deve gibi çöküyor kamus
yere. İkiye ayrılıyor ortadan, açarken kollarını "T".
-Tevekkül hangi harflere yaslanıyor?
-Vav, kaf ve lâm. Tek kökten üç dal ağaç!
-Sırtımızı ona mı yaslayacağız?
-Bir istinat noktasına dayanmaktır
tevekkül.
-Vekâlet mi veriyoruz yoksa ağaca?
-Eğer dayanılan ağaçsa!
-Peki tevâkül ne?
-Tevekkül eder gibi yapmak.
-Sırtını boşluğa dayamak mı?
-Nefs de diyebilirsin boşluğa.
Evrendeki her şey tevekkül ediyor. O'na
yaslıyor sırtını. O'na vekâlet veriyor. Her işini havale ediyor O'na. Göğün
vekâleti de, yerin vekâleti de O'nda. Kuşların, aslanların, balıkların
vekâleti. Denizlerin, ırmakların, dağların. Ağaçlar kalem kesiliyor yazmak için
vekâletlerini. Toprak kâğıda dönüşüyor, uçsuz bucaksız bir sözleşme. Ve soruyor
"Vekil" kuluna: "Nereye
gidiyorsunuz?" (Tekvir, 26) Başka bir vekil aramaya mı, sebep
perdeleri ardında! "İnsan zayıf
yaratıldı," ( Nisa, 28) buyuruyor o mutlak Vekil. Madem zayıf, neden
güçlüye teslim etmiyor vekâletini? (Zayıflığının farkında değil, güçlü sanıyor
kendini.) Ya bırakıyor develerini tevekkül adına, ya boğuyor bağlayacağım
derken.
-Ey
Sehl b. Abdullah! Kimdir tevekkül eden?
-Üç
vasfı var: İstemez, reddetmez, hapsetmez.
-Ey
Hamdun el- Kassar! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'a
ve kitabına sarılandır.
-Ey
Bişru'l- Hâfî! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'ın
hükmünden hoşnut olandır.
-Ey
Hüseyin b. Mansur! Sen haber ver tevekkül edenden!
-Gerçek
mütevekkil, çevresinde aç varken yemek yemeyen kimsedir.
Kalbin zorlanmadan teslim olması kolay
değil. Kalp dönüyor. Bir doğuya bir batıya çeviriyor yüzünü. Kalp dönüyor.
Kıbleyi bulana kadar bitmiyor dönüşü. "Keşif ehlinin ve âriflerin dört yüz
seksen yedi dereceli makamıdır." diyor İbnü'l Arabî "tevekkül"
için. Merdiven ki bulutlara değiyor başı. Merdiven ki elmastan basamakları.
Zira azla çoğu eşit kılıyor gönülde, zenginlikle yoksulluğu. Şüpheleri
kaldırıyor ortadan, Sultan'a yaslıyor kulun ruhunu. Tevekkül harekete mani
değil, tam tersi hareket istiyor, dümeni sonsuzluğa kırarak. Bir kez tevekkül
etmesin insan, felaketleri bile kurtarıyor onu. Ümidini kestiriyor halkın
elindekinden. Ganî'ye yöneltiyor. "Sahip" kelimesini götürüyor Sahip'e.
Bir ebedî cümleyle mühürlüyor akdi. "Ni'me'l- Mevlâ ve Ni'me'n-
Nasîr." (Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır O.)
Her şey iki insanın yan yana gelmesiyle başladı. İki insanın bir insandan
daha çok yer kapladığını görenler önce şaşırdı, sonra şaşkınlıklarına
sırtlarını dönüp, birer ikişer toplanmaya başladılar etraflarında.
Beyaz bir kâğıda hiç durmadan siyah noktalar
konduruyordu kalem. Mürekkep lekesi yayılıyordu beyaz örtüde. Bir harita
genişliyordu durmadan. Genişleyen bir dağ yana devriliyordu. Genişleyen bir göl
deniz sanıyordu kendisini. Genişleyen bir aynaları olsa görecektiler.
Damarlarına kan gelmiş, pazıları şişmiş, kasları gerilmişti. Dişleri
beyazlaşmış, kaşları kalınlaşmış, elleri sertleşmişti. Hayır, dolunay yoktu.
Haberleri yoktu değiştiklerinden. Bedenleri başka beden âşikar. Ruhlarında
neler olup bittiğini kim bilebilir!
Her şey iki damlanın yan yana gelmesiyle başladı. İki
damlanın daha hızlı yere yaklaştığını gören milyonlarca damla bıraktı kendini
gökten. Çılgın bir sevinç içinde birbirlerine karıştılar. Dereleri uykularından
uyandırıp yataklarını yırttılar. Pencereleri yumruklayıp kırdılar. Ayaklarından
tutup sürüklediler ağaçları. Gökte güneşleri barındırırken çamuru konuk ettiler
yerde. Renkleri değişti, tatları, kokuları... İçlerinde kötülük yoktu.
Yanlarında ayna olsaydı değiştiklerini görecektiler. Gökkuşağından
boyunbağlarını atıp, çamur rengi bir harmani giydiklerini. Sel kemirmeye
başladı yolları diş çıkaran bir çocuk gibi. İki damla düştü iki insanın yüzüne.
Kalabalığın dişleri çıktı.
Korkunçtur kalabalık dişleri çıktığında. Kâh yağma
uçurumlarından seslenir, kâh linç. Bir kez "kalabalık" olmasın insan.
Eli, ayağı, gözü diş kesilir. Arkasına düşecekken aklın, akıllara ziyan verir
arkasına düşürüp. Solon'a, "Her
biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz, ama bir araya geldiniz mi kafanız
çalışmaz," dedirtir. Olympia'dan dönen Diyojen'e "Kalabalık var
mıydı?" sorusunu sordurup, "Kalabalık
çoktu ama insan azdı," cevabını verdirir. Oscar Wilde'ı mahkum
elbiseleriyle bekletir peronda. Ve bir gün kalemine kavuştuğunda ona şu
satırları yazdırır: "Cezaevi giysilerimiz
bizi bir soytarıya çeviriyor. Kederin maskaralarıyız biz. Kalpleri kırılmış
palyaçolarız. İnsanları güldürmek için tasarlanmışız sanki. 13 Kasım 1895'te
Londra'dan buraya getirildim. O gün saat ikiden iki buçuğa kadar, tren
istasyonunun orta peronunda tutuklu giysileriyle, ellerim kelepçeli ayakta
tutuldum, tüm dünyanın beni görmesi için. ... Gülüyorlardı beni görenler. Gelen
her tren izleyicileri artırıyordu. Onlar açısından daha eğlenceli bir şey
bulunamazdı. Kim olduğumu bilmeden önceydi bunlar; öğrenir öğrenmez daha da çok
gülmeye başladılar. Kül rengi kasım yağmurunda, benimle alay eden bir
kalabalıkla çevrelenmiş olarak yarım saat orada tutuldum. O gün başıma
gelenlerden sonra, bir yıl boyunca her gün aynı saatte, aynı süre
ağladım."
"Kalabalık"ın "Galebe"den
geldiğini ilan eden sözlükler! Söyleyin üstün olan kim! İnsanın kaybolduğu
yerde hangi zafer bu! "Kalabalık"ın "Kalaba"dan geldiğini
iddia eden sözlükler, söyleyin yığılma nedir? Ne birikintisi bu! Kalabalıkların
çekiştirdiği Herakleitos! Sen söyle elini beline koyup, kalabalıklara bel
bağlayanlara: "Ne diye beni bir
aşağı bir yukarı çekiştiriyorsunuz?/Ben sizin için değil, beni anlayanlar için
çalıştım/ Benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer/ Sayısız kalabalık ise
bir tek kişi bile etmez." Hem emecek toprak kalabalığı, yudum yudum
çekerek derinlerine. Herodotos'a anlattıracak, bir vadiyi dolduran ordusuna
bakıp ağlayan Kserkes'i: "Yüz yıl
sonra hiçbiri hayatta olmayacak."
Ne yaman iş kalabalıktan kaçmak! Kurtarmak yağmadan
ruhunu. Linçten gözlerini. Kelimelerini yangından. Zenon yalnız dolaşmayı
severdi. Yorulduğunda uç kısmına oturarak sıranın, hiç olmazsa bir yanını
kurtardığını söylerdi sıkıntıdan. (Bizim bütün kıyılarımız kapalı) Bir halkanın
büyümeye başladığını mı gördü, borç para isterdi insanlardan, ta ki kaçsınlar.
(Şimdikiler kalmak için servet vermeye hazır.) Bu da mı olmadı, bir sunağın
parmaklıklarını gösterip, "Bu eskiden ortada duruyordu," derdi.
"ama engel teşkil ettiği için böyle ayrı kondu. Siz de çekilirseniz
ortalıktan, daha az rahatsızlık vereceksiniz bize!" İmam Şâfiî'ye gelince,
"Kaç kurtar ruhunu
yalnızlıkla!" diyordu. (Yalnızlık derin suların azığı) Peki
kaçamayanlar! Onlara şifan var mı? Koca İmam, gülümsedi soruma. Kıvılcımlar
çıktı mısralarından.
"Ah kalmadı insanlarda bir şey
Düzenbazlık ve riyâkarlıktan başka.
Dokunulduğunda dikendirler,
Tadıldığında zehir.
Onlara karışmak zorunda isen
Yansın dikenleri
Ateş ol ki sen!"
En çocuk yanlarımızın
en çoğaldığı vakitlerde gelir bayram, gül düşürmek için ömrümüze...
Eli öpülesi yıllardan
gelir çağlayarak ve bazen ağlatır iç mahzenimizi. Isıtmaya gelir yüreğimizi bir
kış mevsimi iptidâsında. Bayramdır ve ayan olur çocukluk beyanımız. Kâh düşüp
de ağlarız, kâh ağlarken güleriz. Küçümen kızlar gibi koştururuz gönül
ülkesinde… Bayramlık ikram, bir kutlu sözdür ve en güzel tatlı, tebessümdür elbette.
Öyleyse, seyyahlığa
dizilmeli yokuşlu yollarında ömrün. Kadîm bir sevda serenatı gibi nişane olsun
müptelâlığımıza her yeni dize. Dizginlenmiş heyecanlarda dizlerimizde hep
aynı yara. Lâkin, gelen bayram ise, yüzünü güldürmeli inci timsâli
çocukluğumuzun. Hezarfen umutlarla kuşanmalı yağmurları. Aralık’ta geliyorsa,
aralık bırakmalı kapıları mübarek bir aşkın kurban olunası yoluna.
Mütebessim aralamalı gülşende göğeren göz kapaklarını…
Bayram ki, vefânın
sevdaya râm oluşudur. Kutlulardan kılınalım diye kurban olur gökten
indirilen ve İsmailî bir teslimiyetle ikram edilir aşk erlerine. İşte, kapıda
beliren kendi çocukluğumuz, gayrısı değil! Bir menfez açılıyor mâzîye doğru,
geçmiş zaman çekimlerinde âyine oluyor her yeni yüz, çocuk siluetimize.
Masumiyetinde derunî gülümseme ile bayramlığını sekînete giymiş çocuk, onca
halecan içinde. Biz ise, vefâyı sunuyoruz tepsilerle şeker yerine.
Sonsuzluk nefhâsıyla
kuşanmalı bu bayram. Madem ki ismi “kurban”, Allah’a yakın olmayı istemeli;
gönülde O’nu bulmayı, bir gün olsun bayramı Kâbe’de yaşamayı… Yakınlığını
istemeyi istemeli meselâ. Daha arefeden duaya durmalı tekbir yârenliğinde,
dîvâna durmalı elpençe. Çocukluğumuzun paklığında yollara muştulanmalı.
Mahzunluğumuza gelir
bayram, lâhuti kokularla… Kalbimizi hatırlatmak için aşka melceimiz olur eli
öpülesi zamanlarda. Kalıbımızın üzerine rahmet sağanağı gibi yağdığında katre
katre, çocukluğumuz filizlenir ayak izlerimizden. Bayram ki, bizi kutlamak için
gelir selâm mübarekliğinde. Bereketlenelim diye gedâlığımızın ebede namzet
seyirlerinde…
Bayramdır gelen
miftahını açmaya kilitli gönüllerin. Bir tebessüm atına binip, helâllik
ricâsında güzergâhımız olur muttasıl yolculuklara. Sebebimiz olur bir içimlik
dualara. Çocukluğumuzun elinden tutup, muhabbetlerin tarâvetinde kadîm bir
halâvetle menzillenir hayatın müntehâsına.
O hâlde ümittir,
recâdır yarınlara. Bayram ki, canfeza susuşlarına gelir harflerin. Tüm
cümlelerin tek kelimede hulâsasıdır aslında. Dur durak bilmez, koşturur masume
duruşlarda. Hatıratında münbit bir anıdır, usulca nemalandırır ferdaları.
Yankısı asırlara uzanır. Düşmez dilimizden terânesi bu âsude ezginin, her daim
sonuzluk şarkısına müheyyâ… İçi kıpır kıpır bir çocuktur ömrün aynalarında.
O kadar alışmıştı ki zindana, kaçmak aklının ucundan
bile geçmiyordu. Ta ki gardiyan, hücre kapısını açık unutana dek.
O gün, o aralık kapıdan özgürlüğün
bilenmiş ışığı dalmıştı odasına. (Küçük de olsa oda diyebilir, anlayın.) Birkaç
saniyede her yeri kolaçan ettikten sonra gözlerinde karar kılarak kirpiklerini
yontmuş, gözkapaklarını savaş tuğlarıyla donatmıştı şafakta. (Geriye kaldı üç
nalla bir at. Bir salla üç deniz.) Fakat çok geçmeden güneş, tuğları susuz
bırakarak pörsütmüş, mahkûm duvara bir çizik daha attıktan sonra aralık kapıyı
kendi elleriyle kapatarak rüyalara sığınmıştı. (Açık kapının arkasında
bekleyebilir gardiyan.) Her ilticayı kabul etmez rüyalar oysa. Kulaç
attırmazlar, yüzmeyi bilmeyenlere. Omuzlarına bastırdıkları gibi derinlere
gömerler acemileri. Bir salkım sunulsa da yükseltemez başlarına çaylaklar. Bir
salkım küflü anahtarı fırlatırlar yere; bir avuç akrep! Söyleyin, kim
kaçabilmiş şimdiye kadar! Vauvenargues da kim, "Kölelik kişiyi köleliğinden hoşlanacak kadar alçaltır."
diyen! Hem köle olma özgürlüğü var! Cehennemde iyi kötü bir yerleri var
kölelerin. "Har" ve "Hür" arasında "Har"ı
seçtiler!
"Ha" ve "Ra"nın iki
köklü ağacı yapraklarını hışırdatıyordu zindanın penceresinde. Mahkûmu
yatağından pencereye koşturan rüzgâr, dalların arasında uyuyan kuşları
serpiştiriyordu göğe. Bir ironi mi bu! Kuşları göstererek özgürlüğü mü ima
ediyor? (Özgürlüğün kuşlarla ne ilgisi var! En çok onlar hoşnutlar
kafeslerinden.) Cılız dereye gürül gürül akan ırmakları mı gösteriyor?
(Bendiyle barış yapan nehirler ne olacak!) Hem nasıl kaçacak! Demir kalın, kule
yüksek, ip kısa. Gardiyan uyanık, anahtarlar uzak, dikenli teller paslı. Beden
duvarı yüksek, ruh kuyusu derin, nefs zindanı nursuz.
-Umutsuzsunuz.
-Sarp yerde vücudumun zindanı.
-Tırmansanız...
-Ayaklarım nefsin istekleriyle bağlı.
-Kimse yok mu etrafta, seslenin!
-Nereye dönsem ben varım!
-Kendinize seslenin o halde.
-Ne diyeyim kendime?
-Çekil önümden, deyin.
-Çekilir mi?
-Çekilmez, "Şuhûd" mertebesine
yükselemezse.
-Ne demek şuhûd?
-Şahitler.
-Kimdir onlar?
-Mânâ âlemini seyredenler.
Parmaklarının ucunda yükselip mânâ
âlemini seyretmeye çalışıyordu penceresinin önünde. Parmaklar yükseltmeye yeter
mi? Bir merdivene ihtiyacı var. Bütün ormanlar yanmış. Varlığını serebilir mi
yere? Boydan boya uzanabilir mi toprağa? Üzerine basarak yükselebilir mi, kulak
verip Nasrâbâdî'ye: "Nefsin
hapishanen. Kaçarsan kurtulursun!", Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "Allah'tan başka herhangi bir şeyin
esaretindeyken Allah'ın olamazsın!", İbnü'l Arabî'ye, "Kâmil kul hür kişidir, Allah'tan başka
hiçbir varlığın sahip olamadığı."
-Böyle insan var mı?
Şaire sorarsan yok.
-Ne diyor şair?
-"Asırdan olmayacak bir işi
diliyorum: İki gözümün özgür bir insan yüzü görmesini istiyorum."
-Yoksunluk bu kadar mı genişletti
sınırlarını!
-Hürriyet, peygamber ve sıddıkların
makamı!
-Peygamberler göçtü dünyadan. Sıddıklar
kim?
-Onlar Son Peygamber'in bağlıları. O'nun
-Allah'tan getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişenler, söylediği her sözü
taşıyanlar hayata.
-Özgürlük bağlanmak mı?
-Bütün bağlardan kurtarırsa bağ!
Penceresi büyümeye başladı mahkûmun.
"En büyük Allah'tır" cümlesini tekrarladıkça genişledi pervazlar. Taş
ufalandı, parmaklıklar düştü, parmaklar yapıştı birbirine. Dünya haritası
yırtıldı, denizler taştı, cılız dereler coşkun ırmaklar oldu bentlerini yıkan.
Allah, hürriyeti âşıklarına verdi. Korkak firarîlere tüneller bağışladı.
Dünyalarında mahsur kalanlara ipini sarkıttı gökten. Atâullah-i İskenderânî, "Dünyada bulunup da kendisine gaybın
kapıları açılmayan kimse kendi muhiti ile hapsedilmiş ve kendi heykeli içinde
mahsur kalmıştır." dedi ilâhî ipi görünce.
-Kendi heykeli içinde mahsur kaldı insan
demek!
-Mahsur kaldı evet.
-Firar etmeye çalışmadı mı heykelinden?
-Hayır. Dahası bu heykele 'Özgürlük
Heykeli' adını verdi.