Geçmiş Zaman Çekimleri...

Veda

10/12/2009 · Kategori: Nes_deg_h

 

Kal diyen yanım; katilim olursun...
Şimdi gitmek zamanı buralardan,
Bir bardak serin sudan yârenlik dileyip,
Ve serinleyip…

Varsın açmasın bahçemde çiçek,
Bir fesleğene anlatırım rüyâmı,
Şimdi gitmek zamanı…

Farzet ki gönlüm; burda doğmadın…
Bu güneş, bu gökyüzü yabancı…
Bir kara sevdayla vedalaşırcasına…
Gitmek zamanı…

Vâkıa, bu bahçenin bülbülüydüm ben,
Çiçeklerden önce açardım her sabah,
Bir bakıştı önce…
Sonra tebessüm…
Bunca yıl avunduğum…

Şimdi gitmek zamanı buralardan…
Yavaştan toplarım hüznümü, heyecanımı.
Bana ait ne varsa… Benden başka…
Ve incitmeden…

Ve incinmeden olsun isterdim…
Şimdi gitmek zamanı…


Murat BAŞARAN

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Bağlanmamış Develer

1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk

 

Başıboş develer geziyor caddelerde, farların kör gözlerine düşürdüğü keskin ışıklarla.

Başıboş develer geziyor alışveriş merkezlerinde, güvenlik görevlilerini hörgüçleriyle işkillendiren. Başıboş develer geziyor bankalarda, dudaklarında numara, sıranın kendisine gelmesini bekleyen. Başıboş develer geziyor stadyumlarda, çimleri biçerken kellikler bırakan sahada. Başıboş develer geziyor sahillerde, çökmek için bank arayan kendine. Başıboş develer geziyor lunaparklarda, çarpışan arabaları seyredip geviş getiren. Başıboş develer geziyor kulelerde, asansörü beklerken yıldızları düşünen. Başıboş develer geziyor dere yataklarında, su içmek için akit imzalayan selle. Başıboş develer geziyor okullarda, tebeşir kervanları için can atan. Başıboş develer geziyor hastanelerde, boş sedye sanılıp hasta taşınan. Başıboş develer geziyor otellerde, tatlısını Şam'dan, kahvesini Yemen'den getirten. Başıboş develer geziyor hipodromlarda, atlar üstüne bahis oynayan. Başıboş develer geziyor ruhlarda, ağızları köpürmüş, nefes nefese...

-Ey Allah'ın elçisi! Devemi başıboş bırakıp Allah'a tevekkül edeyim mi?

-Hayır. Önce bağla, sonra tevekkül et!   

Başıboş develer geziyor kütüphanelerde, boş sıraların arasında ağır ağır dolaşan. Kütüphane görevlisi sevinçle, "İşte bir deve!" diyor, bir canlıyla karşılaştı çünkü. Ayda bir canlıyla karşılaşmak da ne! Heyecan veriyor kütüphanedeki can. O heyecanla sunuyor cam kenarındaki çiçeği gülümseyen ağzına. O heyecanla boşaltıyor rafları, yerine ulaşsın. Ve bir deve yükü kitapla salıveriyor onu şehre. İple bağlansa da kitaplar, koştukça dökülüyor birer ikişer. Felsefe, tarih, fizik, coğrafya... Bilimsel izler bırakıyor deve ardında. Sonunda bir kalın kitap kalıyor sırtında müflis "cemel"in. Bir kitap, meşin ciltli, kelimeler dökülen sayfalarından. O kitapla bakıyor vitrinlere boş boş. O kitapla dolaşıyor caddelerini şehrin. Ta ki çözülüyor ip, bir deve gibi çöküyor kamus yere. İkiye ayrılıyor ortadan, açarken kollarını "T".

-Tevekkül hangi harflere yaslanıyor?

-Vav, kaf ve lâm. Tek kökten üç dal ağaç!

-Sırtımızı ona mı yaslayacağız?

-Bir istinat noktasına dayanmaktır tevekkül.

-Vekâlet mi veriyoruz yoksa ağaca?

-Eğer dayanılan ağaçsa!

-Peki tevâkül ne?

-Tevekkül eder gibi yapmak.

-Sırtını boşluğa dayamak mı?

-Nefs de diyebilirsin boşluğa.

Evrendeki her şey tevekkül ediyor. O'na yaslıyor sırtını. O'na vekâlet veriyor. Her işini havale ediyor O'na. Göğün vekâleti de, yerin vekâleti de O'nda. Kuşların, aslanların, balıkların vekâleti. Denizlerin, ırmakların, dağların. Ağaçlar kalem kesiliyor yazmak için vekâletlerini. Toprak kâğıda dönüşüyor, uçsuz bucaksız bir sözleşme. Ve soruyor "Vekil" kuluna: "Nereye gidiyorsunuz?" (Tekvir, 26) Başka bir vekil aramaya mı, sebep perdeleri ardında! "İnsan zayıf yaratıldı," ( Nisa, 28) buyuruyor o mutlak Vekil. Madem zayıf, neden güçlüye teslim etmiyor vekâletini? (Zayıflığının farkında değil, güçlü sanıyor kendini.) Ya bırakıyor develerini tevekkül adına, ya boğuyor bağlayacağım derken.

-Ey Sehl b. Abdullah! Kimdir tevekkül eden?

-Üç vasfı var: İstemez, reddetmez, hapsetmez.

-Ey Hamdun el- Kassar! Kimdir tevekkül eden?

-Allah'a ve kitabına sarılandır.

-Ey Bişru'l- Hâfî! Kimdir tevekkül eden?

-Allah'ın hükmünden hoşnut olandır.

-Ey Hüseyin b. Mansur! Sen haber ver tevekkül edenden!

-Gerçek mütevekkil, çevresinde aç varken yemek yemeyen kimsedir.

Kalbin zorlanmadan teslim olması kolay değil. Kalp dönüyor. Bir doğuya bir batıya çeviriyor yüzünü. Kalp dönüyor. Kıbleyi bulana kadar bitmiyor dönüşü. "Keşif ehlinin ve âriflerin dört yüz seksen yedi dereceli makamıdır." diyor İbnü'l Arabî "tevekkül" için. Merdiven ki bulutlara değiyor başı. Merdiven ki elmastan basamakları. Zira azla çoğu eşit kılıyor gönülde, zenginlikle yoksulluğu. Şüpheleri kaldırıyor ortadan, Sultan'a yaslıyor kulun ruhunu. Tevekkül harekete mani değil, tam tersi hareket istiyor, dümeni sonsuzluğa kırarak. Bir kez tevekkül etmesin insan, felaketleri bile kurtarıyor onu. Ümidini kestiriyor halkın elindekinden. Ganî'ye yöneltiyor. "Sahip" kelimesini götürüyor Sahip'e. Bir ebedî cümleyle mühürlüyor akdi. "Ni'me'l- Mevlâ ve Ni'me'n- Nasîr." (Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır O.)

A. Ali URAL

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kalabalığın Dişleri

1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk

Her şey iki insanın yan yana gelmesiyle başladı. İki insanın bir insandan daha çok yer kapladığını görenler önce şaşırdı, sonra şaşkınlıklarına sırtlarını dönüp, birer ikişer toplanmaya başladılar etraflarında.

Beyaz bir kâğıda hiç durmadan siyah noktalar konduruyordu kalem. Mürekkep lekesi yayılıyordu beyaz örtüde. Bir harita genişliyordu durmadan. Genişleyen bir dağ yana devriliyordu. Genişleyen bir göl deniz sanıyordu kendisini. Genişleyen bir aynaları olsa görecektiler. Damarlarına kan gelmiş, pazıları şişmiş, kasları gerilmişti. Dişleri beyazlaşmış, kaşları kalınlaşmış, elleri sertleşmişti. Hayır, dolunay yoktu. Haberleri yoktu değiştiklerinden. Bedenleri başka beden âşikar. Ruhlarında neler olup bittiğini kim bilebilir!

Her şey iki damlanın yan yana gelmesiyle başladı. İki damlanın daha hızlı yere yaklaştığını gören milyonlarca damla bıraktı kendini gökten. Çılgın bir sevinç içinde birbirlerine karıştılar. Dereleri uykularından uyandırıp yataklarını yırttılar. Pencereleri yumruklayıp kırdılar. Ayaklarından tutup sürüklediler ağaçları. Gökte güneşleri barındırırken çamuru konuk ettiler yerde. Renkleri değişti, tatları, kokuları... İçlerinde kötülük yoktu. Yanlarında ayna olsaydı değiştiklerini görecektiler. Gökkuşağından boyunbağlarını atıp, çamur rengi bir harmani giydiklerini. Sel kemirmeye başladı yolları diş çıkaran bir çocuk gibi. İki damla düştü iki insanın yüzüne. Kalabalığın dişleri çıktı.

Korkunçtur kalabalık dişleri çıktığında. Kâh yağma uçurumlarından seslenir, kâh linç. Bir kez "kalabalık" olmasın insan. Eli, ayağı, gözü diş kesilir. Arkasına düşecekken aklın, akıllara ziyan verir arkasına düşürüp. Solon'a, "Her biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz, ama bir araya geldiniz mi kafanız çalışmaz," dedirtir. Olympia'dan dönen Diyojen'e "Kalabalık var mıydı?" sorusunu sordurup, "Kalabalık çoktu ama insan azdı," cevabını verdirir. Oscar Wilde'ı mahkum elbiseleriyle bekletir peronda. Ve bir gün kalemine kavuştuğunda ona şu satırları yazdırır: "Cezaevi giysilerimiz bizi bir soytarıya çeviriyor. Kederin maskaralarıyız biz. Kalpleri kırılmış palyaçolarız. İnsanları güldürmek için tasarlanmışız sanki. 13 Kasım 1895'te Londra'dan buraya getirildim. O gün saat ikiden iki buçuğa kadar, tren istasyonunun orta peronunda tutuklu giysileriyle, ellerim kelepçeli ayakta tutuldum, tüm dünyanın beni görmesi için. ... Gülüyorlardı beni görenler. Gelen her tren izleyicileri artırıyordu. Onlar açısından daha eğlenceli bir şey bulunamazdı. Kim olduğumu bilmeden önceydi bunlar; öğrenir öğrenmez daha da çok gülmeye başladılar. Kül rengi kasım yağmurunda, benimle alay eden bir kalabalıkla çevrelenmiş olarak yarım saat orada tutuldum. O gün başıma gelenlerden sonra, bir yıl boyunca her gün aynı saatte, aynı süre ağladım."

"Kalabalık"ın "Galebe"den geldiğini ilan eden sözlükler! Söyleyin üstün olan kim! İnsanın kaybolduğu yerde hangi zafer bu! "Kalabalık"ın "Kalaba"dan geldiğini iddia eden sözlükler, söyleyin yığılma nedir? Ne birikintisi bu! Kalabalıkların çekiştirdiği Herakleitos! Sen söyle elini beline koyup, kalabalıklara bel bağlayanlara: "Ne diye beni bir aşağı bir yukarı çekiştiriyorsunuz?/Ben sizin için değil, beni anlayanlar için çalıştım/ Benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer/ Sayısız kalabalık ise bir tek kişi bile etmez." Hem emecek toprak kalabalığı, yudum yudum çekerek derinlerine. Herodotos'a anlattıracak, bir vadiyi dolduran ordusuna bakıp ağlayan Kserkes'i: "Yüz yıl sonra hiçbiri hayatta olmayacak."

Ne yaman iş kalabalıktan kaçmak! Kurtarmak yağmadan ruhunu. Linçten gözlerini. Kelimelerini yangından. Zenon yalnız dolaşmayı severdi. Yorulduğunda uç kısmına oturarak sıranın, hiç olmazsa bir yanını kurtardığını söylerdi sıkıntıdan. (Bizim bütün kıyılarımız kapalı) Bir halkanın büyümeye başladığını mı gördü, borç para isterdi insanlardan, ta ki kaçsınlar. (Şimdikiler kalmak için servet vermeye hazır.) Bu da mı olmadı, bir sunağın parmaklıklarını gösterip, "Bu eskiden ortada duruyordu," derdi. "ama engel teşkil ettiği için böyle ayrı kondu. Siz de çekilirseniz ortalıktan, daha az rahatsızlık vereceksiniz bize!" İmam Şâfiî'ye gelince, "Kaç kurtar ruhunu yalnızlıkla!" diyordu. (Yalnızlık derin suların azığı) Peki kaçamayanlar! Onlara şifan var mı? Koca İmam, gülümsedi soruma. Kıvılcımlar çıktı mısralarından.

"Ah kalmadı insanlarda bir şey
Düzenbazlık ve riyâkarlıktan başka.
Dokunulduğunda dikendirler,
Tadıldığında zehir.
Onlara karışmak zorunda isen
Yansın dikenleri
Ateş ol ki sen!"

 

A. Ali URAL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ve Bayram Gelir Çocukluğumuza...

26/11/2009 · Kategori: Yurek Korlarim


En çocuk yanlarımızın en çoğaldığı vakitlerde gelir bayram, gül düşürmek için ömrümüze...
 

Eli öpülesi yıllardan gelir çağlayarak ve bazen ağlatır iç mahzenimizi. Isıtmaya gelir yüreğimizi bir kış mevsimi iptidâsında. Bayramdır ve ayan olur çocukluk beyanımız. Kâh düşüp de ağlarız, kâh ağlarken güleriz. Küçümen kızlar gibi koştururuz gönül ülkesinde… Bayramlık ikram, bir kutlu sözdür ve en güzel tatlı, tebessümdür elbette.

Öyleyse, seyyahlığa dizilmeli yokuşlu yollarında ömrün. Kadîm bir sevda serenatı gibi nişane olsun müptelâlığımıza her yeni dize.  Dizginlenmiş heyecanlarda dizlerimizde hep aynı yara. Lâkin, gelen bayram ise, yüzünü güldürmeli inci timsâli çocukluğumuzun. Hezarfen umutlarla kuşanmalı yağmurları. Aralık’ta geliyorsa, aralık bırakmalı kapıları mübarek  bir aşkın kurban olunası yoluna. Mütebessim aralamalı gülşende göğeren göz kapaklarını…

Bayram ki, vefânın sevdaya râm oluşudur. Kutlulardan kılınalım diye kurban  olur gökten indirilen ve İsmailî bir teslimiyetle ikram edilir aşk erlerine. İşte, kapıda beliren kendi çocukluğumuz, gayrısı değil! Bir menfez açılıyor mâzîye doğru, geçmiş zaman çekimlerinde âyine oluyor her yeni yüz, çocuk siluetimize. Masumiyetinde derunî gülümseme ile bayramlığını sekînete giymiş çocuk, onca halecan içinde. Biz ise, vefâyı sunuyoruz tepsilerle şeker yerine.

Sonsuzluk nefhâsıyla kuşanmalı bu bayram. Madem ki ismi “kurban”, Allah’a yakın olmayı istemeli; gönülde O’nu bulmayı, bir gün olsun bayramı Kâbe’de yaşamayı… Yakınlığını istemeyi istemeli meselâ. Daha arefeden duaya durmalı tekbir yârenliğinde, dîvâna durmalı elpençe. Çocukluğumuzun paklığında yollara muştulanmalı. 

Mahzunluğumuza gelir bayram, lâhuti kokularla… Kalbimizi hatırlatmak için aşka melceimiz olur eli öpülesi zamanlarda. Kalıbımızın üzerine rahmet sağanağı gibi yağdığında katre katre, çocukluğumuz filizlenir ayak izlerimizden. Bayram ki, bizi kutlamak için gelir selâm mübarekliğinde. Bereketlenelim diye gedâlığımızın ebede namzet seyirlerinde…

Bayramdır gelen miftahını açmaya kilitli gönüllerin. Bir tebessüm atına binip, helâllik ricâsında güzergâhımız olur muttasıl yolculuklara. Sebebimiz olur bir içimlik dualara. Çocukluğumuzun elinden tutup, muhabbetlerin tarâvetinde kadîm bir halâvetle menzillenir hayatın müntehâsına.

 O hâlde ümittir, recâdır yarınlara. Bayram ki, canfeza susuşlarına gelir harflerin. Tüm cümlelerin tek kelimede hulâsasıdır aslında. Dur durak bilmez, koşturur masume duruşlarda. Hatıratında münbit bir anıdır, usulca nemalandırır ferdaları. Yankısı asırlara uzanır. Düşmez dilimizden terânesi bu âsude ezginin, her daim sonuzluk şarkısına müheyyâ… İçi kıpır kıpır bir çocuktur ömrün aynalarında.

Ve bayram gelir çocukluğumuza…

 

Zeynep Dilyâre

(Aralık 2008)

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

Korkak Firari

21/11/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk


O kadar alışmıştı ki zindana, kaçmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Ta ki gardiyan, hücre kapısını açık unutana dek.


O gün, o aralık kapıdan özgürlüğün bilenmiş ışığı dalmıştı odasına. (Küçük de olsa oda diyebilir, anlayın.) Birkaç saniyede her yeri kolaçan ettikten sonra gözlerinde karar kılarak kirpiklerini yontmuş, gözkapaklarını savaş tuğlarıyla donatmıştı şafakta. (Geriye kaldı üç nalla bir at. Bir salla üç deniz.) Fakat çok geçmeden güneş, tuğları susuz bırakarak pörsütmüş, mahkûm duvara bir çizik daha attıktan sonra aralık kapıyı kendi elleriyle kapatarak rüyalara sığınmıştı. (Açık kapının arkasında bekleyebilir gardiyan.) Her ilticayı kabul etmez rüyalar oysa. Kulaç attırmazlar, yüzmeyi bilmeyenlere. Omuzlarına bastırdıkları gibi derinlere gömerler acemileri. Bir salkım sunulsa da yükseltemez başlarına çaylaklar. Bir salkım küflü anahtarı fırlatırlar yere; bir avuç akrep! Söyleyin, kim kaçabilmiş şimdiye kadar! Vauvenargues da kim, "Kölelik kişiyi köleliğinden hoşlanacak kadar alçaltır." diyen! Hem köle olma özgürlüğü var! Cehennemde iyi kötü bir yerleri var kölelerin. "Har" ve "Hür" arasında "Har"ı seçtiler!

"Ha" ve "Ra"nın iki köklü ağacı yapraklarını hışırdatıyordu zindanın penceresinde. Mahkûmu yatağından pencereye koşturan rüzgâr, dalların arasında uyuyan kuşları serpiştiriyordu göğe. Bir ironi mi bu! Kuşları göstererek özgürlüğü mü ima ediyor? (Özgürlüğün kuşlarla ne ilgisi var! En çok onlar hoşnutlar kafeslerinden.) Cılız dereye gürül gürül akan ırmakları mı gösteriyor? (Bendiyle barış yapan nehirler ne olacak!) Hem nasıl kaçacak! Demir kalın, kule yüksek, ip kısa. Gardiyan uyanık, anahtarlar uzak, dikenli teller paslı. Beden duvarı yüksek, ruh kuyusu derin, nefs zindanı nursuz.

-Umutsuzsunuz.

-Sarp yerde vücudumun zindanı.

-Tırmansanız...

-Ayaklarım nefsin istekleriyle bağlı.

-Kimse yok mu etrafta, seslenin!

-Nereye dönsem ben varım!

-Kendinize seslenin o halde.

-Ne diyeyim kendime?

-Çekil önümden, deyin.

-Çekilir mi?

-Çekilmez, "Şuhûd" mertebesine yükselemezse.

-Ne demek şuhûd?

-Şahitler.

-Kimdir onlar?

-Mânâ âlemini seyredenler.

Parmaklarının ucunda yükselip mânâ âlemini seyretmeye çalışıyordu penceresinin önünde. Parmaklar yükseltmeye yeter mi? Bir merdivene ihtiyacı var. Bütün ormanlar yanmış. Varlığını serebilir mi yere? Boydan boya uzanabilir mi toprağa? Üzerine basarak yükselebilir mi, kulak verip Nasrâbâdî'ye: "Nefsin hapishanen. Kaçarsan kurtulursun!", Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "Allah'tan başka herhangi bir şeyin esaretindeyken Allah'ın olamazsın!", İbnü'l Arabî'ye, "Kâmil kul hür kişidir, Allah'tan başka hiçbir varlığın sahip olamadığı."

-Böyle insan var mı?

Şaire sorarsan yok.

-Ne diyor şair?

-"Asırdan olmayacak bir işi diliyorum: İki gözümün özgür bir insan yüzü görmesini istiyorum."

-Yoksunluk bu kadar mı genişletti sınırlarını!

-Hürriyet, peygamber ve sıddıkların makamı!

-Peygamberler göçtü dünyadan. Sıddıklar kim?

-Onlar Son Peygamber'in bağlıları. O'nun -Allah'tan getirdiği her şeyi tasdikte kemale erişenler, söylediği her sözü taşıyanlar hayata.

-Özgürlük bağlanmak mı?

-Bütün bağlardan kurtarırsa bağ!

Penceresi büyümeye başladı mahkûmun. "En büyük Allah'tır" cümlesini tekrarladıkça genişledi pervazlar. Taş ufalandı, parmaklıklar düştü, parmaklar yapıştı birbirine. Dünya haritası yırtıldı, denizler taştı, cılız dereler coşkun ırmaklar oldu bentlerini yıkan. Allah, hürriyeti âşıklarına verdi. Korkak firarîlere tüneller bağışladı. Dünyalarında mahsur kalanlara ipini sarkıttı gökten. Atâullah-i İskenderânî, "Dünyada bulunup da kendisine gaybın kapıları açılmayan kimse kendi muhiti ile hapsedilmiş ve kendi heykeli içinde mahsur kalmıştır." dedi ilâhî ipi görünce.

-Kendi heykeli içinde mahsur kaldı insan demek!

-Mahsur kaldı evet.

-Firar etmeye çalışmadı mı heykelinden?

-Hayır. Dahası bu heykele 'Özgürlük Heykeli' adını verdi.

 

                                                                              A.   Ali URAL



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::